(E) Hava Pilot Astsubay Ahmet ÖZSEYHAN

    Hv.Plt.Kd.Bçvş. (1947-3273) Bröve 1436
    ( Alçak Uçuş )

    Alçaktan uçmaya gelince…    Stanley Kubrick’in A Space Odyssey / 2001 Uzay Yolu macerasını anımsayanlar bunu daha iyi anlayacaklardır. Durmadan değişen bir renk ortamının içinden, hiçbir rengin birbirine karışmadığı ama başlı başına da algılanamadığı, hiçbir şeye dönüp bir kez bakamadığınız bir akışın içinden baş döndürücü bir hızla uçuyorsunuz. Yükselip alçalmalarınız bile bir kalp atışı gibi kendiliğinden, bağımsız, öyle ani ve size bağlı değil. Sanki  levye sizin elinizde değil de, toprak, uçağınız ve siz bir tek kişi olmuşsunuz, birlikte karar veriyor, birlikte davranıyorsunuz.

    Her pilot gibi bende alçak uçuş yaptım,  çoğunu unutmuşum, ama ikisi aklımdan çıkmıyor.
    Şimdi anımsamıyorum kaçıncı yalnız uçuşumdan sonra, kendime güvenim tam olarak gelmişti ki meydan yöresindeki tarlalar, çiftler, dağınık evler, koyunlar, sığırlar üzerinde ilk alçak uçuşumu yaptım. Yüz-yüz on mille (160-170 km) hızla yerden beş on metre yukarda uçmak, insanların el sallayışlarını, ellerini gözlerine siper edip merakla bakışlarını görmek korkudan oraya buraya kaçışan hayvanları seyretmek o güne kadar yaşadığımız herhangi bir deneyimle karşılaştırılamayacak büyük bir zevk veriyordu bize. Yine böyle bir gün, yüreğim, yüreğim helecanla pır pırlar içinde, iki yanımdan hızla geçip giden evlere, ağaçlara dalmış uçarken bir ağıl ve içinde birkaç büyükbaş hayvanla buldum kendimi. Hızla levyeye asıldım ve yükseldim, güvenli bir yüksekliğe çıktıktan sonra bile ayaklarım titriyordu hala.

    .....  

          
    Birincisinde gerçekten çok korkmuştum.
    İkincisinde de korktuğum halde bu korkumu göstermemem gerekiyordu. Çünkü unutamadığım bu iki alçak uçuşta Bandırma Hava Üssü’nün as pilotlarından, çok güvendiğim, kişi olarak ta çok sevdiğim Ahmet Özseyhan ile iki kişilik jet eğitim uçağında birlikte uçuyorduk ve kumandalar ondaydı. Korktuğumu belli etmek hem ona karşı güvensizlik olurdu, hem de pilotlar arasında onur kırıcı bir şeydi korkmak!

    T-33 tipi bir uçakla eğitim uçuşundaydık, alet uçuşu yapıyorduk. O arkada öğretmen koltuğundaydı, bende ön kabinde başımı kokpite gömmüş yalnızca göstergelere bakarak uçuyordum. Yeşilköy Meydanı üzerine geldik, kuleden alçalma talimatı istedim ve kulenin verdiği pusula başlarında belirli süreler uçarak alçalmaya başladım. O yıllar (1955/56).  Ben alçalmayı bitirip piste inmeden pas geçtikten sonra Özseyhan “Kumandalar bende” deyip uçağın kontrolünü aldı. Devamlı aletlerle uçmaktan sıkılmıştı. Ben keyifle İstanbul’u seyrederken, meydandan uzaklaştığımızı ve denize doğru alçaldığımızı fark ettim. Biraz sonra, şileplerin, gemilerin üzerinden üç yüz mil hızla geçiyorduk. Çok geçmeden balıkçı motorları ve  kayıklardaki insanlara  el sallayacak kadar alçalmıştık. Daha sonra da deniz ve denizin dalgalarıyla baş başa kaldık. Özseyhan yamandıkça yamanmıştı denizin üzerine. Üç- dört metre üzerinde olmalıydık. Suların kıpırtısının yarattığı küçük küçük köpükleri görebiliyordum. Önce hafif bir ürküntü duydum. Gövdenin, kanat uçlarındaki yakıt tanklarının (tip tanklar) bir dalgınlık anında denize dokunması hiçte hoş olmayacak bir son getirebilirdi bize. Fakat korktuğumu belli edemezdim. Özseyhan’ ın ustalığına güvenmekten başka yapacak bir şey yoktu. Kapıdağ  yarımadasının kıyılarına kadar böyle denizle bir geldik denizi seyrederek, hızın tadına vararak. Orada levyeye asılarak yükseldi ve “Kumandalar sizde!” dedi. Bandırma’da uçaktan indiğimizde işaret parmağını dudaklarına götürüp kimseye bir şey söylememem için uyardı beni.

    Bir Uçuş Delisi
    Almanya’dan Jet Uçuş Kursunu bitirdikten sonra Merzifon’dan Bandırma’ya atandığımda tanıdım Ahmet Özseyhan’ ı .Ben 24 yaşında çiçeği burnunda bir pilot teğmen  o ise uçuculukta çok seçkin bir yere gelmiş, otuzunu biraz geçkin, başçavuş rütbesinde usta bir pilottu.Üssün uçuş öğretmenlerinden ayrıca akrobasi ve atış timinde uçan beş altı pilottan biriydi.Uçuştaki bu üstün yeteneği, subayların komutanların yanında öteki astsubay pilotların sahip olmadığı bir ayrıcalık sağlıyordu ona.. Ama bu ayrıcalıktan yararlanmayı düşünmeyecek kadar onuruna düşkün biriydi.

    Bir zamanlar Hava Kuvvetlerinin pilot açığını kapatmak için uçuş eğitiminden geçirilip başarılı olan astsubaylarda atanırmış üslere. Daha sonra, sanıyorum 1940’ların sonlarında bu uygulamadan vazgeçilmişti. Daha Eskişehir’de, Uçuş Okulu’ndayken astsubay uçuş öğretmenleri ile karşılaşmıştık. Çoğu mesleklerinde başarılı, hepsi de kendilerinden üst rütbede olan öğrencilerine kendilerini saydıran, sevdiren, kişilik sahibi insanlardı bunlar. Ahmet Özseyhan ise bunların arasında sivrilmiş, seçkin biriydi. Konuştuğu, tartıştığı kimselerle arasındaki rütbe farkını bilgisi, görgüsü, ustalığı ile silmesini bilir, ama hiç de silmiş gibi görünmezdi. Kendisiyle aynı üste pilot olan kardeşi ile ilişkisinde bile bu mesafeyi koruduğunu görürdüm zaman zaman. Nerdeyse içgüdüsel bir davranış biçimi olmuştu bu Ahmet için. Daha sonra Hava Yolları’nda  yaş sınırından emekli oluncaya, 1980’lerin ortalarına kadar pilotluk yaptı. Orada bu rütbe sorunu ortadan kalktığı için, sonuçta her şey uçuş yeteneğiyle, ehliyetiyle ölçüldüğü için epey rahatlamış olmalı.

    Ben uçuştan ayrıldıktan sonra Hava Lisan Okulu’nda İngilizce kurslarına katılmak üzere İzmir’e gittiğim günlerde o da Hava Kuvvetlerinden istifa edip Hava Yollarına geçtiği için uzun yıllar göremeyecektim onu, ta 1981 kışında İstanbul’da bambaşka koşullarda karşılaşıncaya kadar.

    Ülker Çapa Hastanesi’nde yatarken, kontrolleri için gereken bir ilacı bütün İstanbul’da bulamayınca, Hava Yolları’ndaki arkadaşlar aracılığıyla Almanya’dan iki günde getirtmiştik. Belki de getiren o idi, bilemiyorum. Bir gün telefonla aradı beni, buluştuk, birlikte hastaneye gittik öğle üzeri. Ülker’i ziyaret etmek istemişti.

     İstanbul’da bir iki kez daha buluştuk. Bizi Avcılar’ daki, evlerine götürdü, ağırladı. İlk karısından ayrılmış, ikinci karısından bir de kızı olmuştu, Ferah koymuşlardı adını. Bu Ferah’ın ne anlama geldiğini sorduğumda  “Ferhan’ın Fer’i, Ahmet’in Ah’ı” demişti. Yirmi yıl sonra buluşmuştuk yeniden, ama sanki dün ayrılmış gibiydik. Hiç değişmemişti, aynı abartılı el kol hareketleriyle, aynı coşkulu ses tonuyla konuşan, dünyaya dört elle sarılmış, geleceğe umutla bakan eski Ahmet Özseyhan. Hava Yolları’nın  adı en ön sıralarda geçen “kaptan pilotlarından” biriydi. Uçuşu yine deli gibi seviyordu ama yaşı ilerlediği için –altmışına yaklaşıyordu o sıralar- bir gün yaş sınırı dolayısıyla uçuştan ayrılmak zorunda kalacağını düşünüyor, şimdiden üzüntüsünü çekiyordu bunun. “Her sabah kalkınca Allah’a dua ediyor, O’ndan bir tek şey diliyorum,” diyordu.”Allahım bana beş yıl daha ömür ver.” Aslında istediği, o beş yılın her sabah bir gün daha uzaması ve hiç bitmemesiydi. Espiriyi anlayıp anlamadığımı görmek için çocuksu bir gülümseyişle yüzüme bakarak, “Olur ya, belki eşref saatine denk gelir, duamı kabul eder” diyordu. Sonra bir kez daha, tam ölüm günü İzmir’de buluştuk Ahmet’le. Elinde koca bir deste dağ lalesi Ülker’i ziyarete gelmişti eve. Dağ lalerini başucuna bıraktı, Bir daha da buluşamadık.

    Ahmet Özseyhan 65 yaşına kadar uçtu ve yaş sınırında uçuştan ayrıldı. Uçuştan ayrıldığı günlerde bir gazetede yapılan bir röportajda okudum, bundan sonra ne yapacağını henüz bilemediğini söylüyordu. Saçları adamakıllı ağarmıştı, fotoğrafta bile belli oluyordu. Biraz şişmanlamıştı. Şimdi nerelerde kim bilir! Yine her sabah dua edip beş yıl ömür istiyor mudur Tanrısından ?. Mehmet H. Doğan

    ....


    Kaynak : Ali Fırat Özseyhan 11.05.2012
    Düzenleme : Düzenleme: Mesut Atar 12.05.2012 © http://www.havacilar.com

    <<<---Ahmet Özseyhan